Basında Merkezimiz
  Prof. Dr. Serdar Erdine'nin Consult Röportajı
Tarih: 14 Haziran 2005 | Yayınlanma: www.mdconsult.com

A
ğrı Bilimi Program Koordinatörü İstanbul Üniversitesi Dünya Ağrı Enstitüsü Yönetim Kurulu Başkanı Uluslararası Ağrı Çalışmaları Birliği Avrupa Federasyonu Başkanı MD Consult Pain Medicine Dergisinin Yayın Kurulu Üyesi

Kimi zamanlarda MD Consult web sitesi ve Pain Medicine dergisinin baş editörü P. Prithvi Raj ağrı bilimi liderleriyle röportajlar düzenler. Aşağıda İspanya - Barselona'da World Institute of Pain'in düzenlediği 3. Dünya Kongresi sırasında Prof. Dr. Serdar ERDİNE ile gerçekleştirilmiş olan bir röportaj yer almaktadır.

Prithvi RAJ: Bugün sizinle bu röportajı yapıyor olmak MD Consult dergisi için çok büyük bir onur. Dergimizde ağrı bilimi öncülerine kendi uzmanlık alanlarıyla ilgili tecrübelerini ve deneyimlerini paylaşmalarını istediğimiz bir bölüm yer alıyor. MD Consult Pain Medicine dergisinin baş editörü olarak bu röportajı ve daveti kabul ettiğiniz için çok mutluyum.


Serdar ERDİNE:
Burada olmak benim için de büyük bir onur.

RAJ: Bu röportajdaki amacımız sizi yakından tanımak ve böylece algoloji alanındaki başarınızı nasıl elde ettiğinizi anlamaya çalışmak. Bu noktadan hareketle size çocukluğunuz hakkında bazı sorular sormak istiyorum. Çocukluğunuzla ilgili neler hatırlıyorsunuz?

ERDİNE: Mutlu bir çocukluk geçirdim. Babam bir fizik profesörü ve annem bir ilkokul öğretmenidir. İkisi de oldukça zeki insanlardır ve bizi onlar yetiştirdi. Bir kız kardeşim var, o da Kardiyoloji Profesörü. O zamanlar Amerikan okulları ya da İngilizce eğitim veren okullar pek yaygın değildi. Fakat yine de ailem bizi bu okulların sınavlarına girmemiz için motive etti ve bu sınavlar oldukça zor sınavlardı. İkimiz de İngilizce eğitim veren bir okulda eğitim gördük.

RAJ:O zamanlar kaç yaşındaydınız?

ERDİNE: İlkokuldayken 12 yaşındaydım ve şehrin en iyi eğitim veren okullarından birinde okuyordum. Tüm hocalarımız Amerikalı idi ve dersler İngilizce işlenirdi, ki bu çok önemli bir ayrıcalıktı. Çok mutlu bir çocukluk dönemi geçirdiğimi söyleyebilirim.

RAJ: Pasif ve disiplinli bir insan mıydınız?

ERDİNE: Tam aksine aslında ben bir isyankardım.

RAJ: Hangi yönlerden?

ERDİNE: Yaramaz bir çocuk değildim fakat her zaman bir şeyleri değiştirmeye ve geliştirmeye çalışırdım. Babam beni bu şekilde yetiştirdi. Her zaman "Benimle her şeyi konuşabilir ve her şeyi tartışabilirsin" derdi.

Hatta bir keresinde gece geç vakitte bir yere gitmek istemiştim, ama babam izin vermemişti. Sanırım 15 yaşındaydım ve ona "Beni sana karşı gelmek zorunda bırakma" dedim. Bir gün sonra benden özür diledi ve haklı olduğumu söyledi. Fakat tek bir şartı vardı, istediğim yere gidebilirdim ancak ona haber vermek şartıyla. Bu benim için asla unutamayacağım bir andı çünkü o andan itibaren bir baba oğuldan çok iki arkadaş haline gelmiştik.

Kısacası o günden itibaren tüm hayatım boyunca bu şekilde davrandım. Ailemden uzak bir yere gittiğimde her zaman onlara bildirdiğim saatte döndüm. Benim için endişelenmelerini hiç bir zaman istemem. Eğer sabah saat 4:00'da döneceğim dediysem ya o saatte ya da öncesinde evde olurum.

RAJ: Lise döneminizdeyken ve üniversiteye hazırlanırken ne zaman bilim ve tıp alanında öğrenim görmeye karar verdiniz? Bu kararınızı verirken kaç yaşındaydınız?

ERDİNE: Mühendis olmak istiyordum ama öncesinde siyaset bilimiyle ilgili eğitim almak istedim. Siyasete çok ilgim vardı ve bir büyükelçi ya da siyaset yazarı olmak istiyordum. Çok fazla felsefe okudum ve halen felsefeden yararlanıyorum. Çünkü bana göre felsefe her şeyi kapsayan bir bilim dalıdır. Eğer felsefeye bir aşinalığınız varsa karşılaştığınız problemleri çok daha çabuk ve pratik yollarla çözebilirsiniz. Fakat tek bir sorun vardı, siyaset okumak için Ankara'da olmam gerekiyordu. Bense İstanbul'da oturuyordum ve Ankara'ya gitmek istemiyordum. Bu arada babam "Neden tıp okumayı hiç düşünmüyorsun?" önerisini getirince düşündüm ve tıp okumaya karar verdim.

Ancak açıkça söyleyebilirim ki ilk başta bu seçimimden pek hoşnut değildim. Fakat yıllar geçtikçe çok ilginç gelmeye başladı. Aslında siyasetten çokta farklı değildi, her ikisinde de sürekli insanlarla ilişki içinde oluyorsunuz. Böylelikle yavaş yavaş tıptan zevk almaya başladım ve bu alanın aslında tam da bana göre olduğunu gördüm. Halen ne kadar doğru bir karar verdiğimi düşünüyorum.

RAJ: Tıp fakültesinde okuduğunuz yılları hatırlıyor musunuz? Tanrım, ben o yıllarımı özlemle anıyorum.

ERDİNE: O yıllarla ilgili en çok aklımda kalan şey, o dönem Türkiye'sinin yaşadığı politik sorunlar. Birçok öğrenci öldürülmüş, idam edilmiş ve yargılanmıştı. Bu sebepler yüzünden çok da mutlu bir öğrencilik yaşadığımı söyleyemem.

RAJ: Hangi yıllarda tıp fakültesindeydiniz?

ERDİNE: 1972 ve 1978 arası, ve özellikle o dönemde bir çok politik problemler yaşanıyordu. Yine de tıp okumaktan mutluydum fakat o dönemde okulu uzatmadan bitirmek çok zordu çünkü okula gidemiyordunuz. Tüm bunlara rağmen, ben uzatmadan ve iyi bir dereceyle bitirebildim.

RAJ: Tıp fakültesini bitirdiğinizde sizi anestezi uzmanlığına iten şey neydi?

ERDİNE: İlk etapta, okulu bitirdiğimde anestezi alanında çok fazla sınav seçeneğim yoktu, aslında ben "Genel Cerrahi"yi seçmeyi düşünüyordum.

Biraz önce isyankar olup olmadığımı sormuştunuz. Üniversite yıllarında da öyleydim. Farklı profesörlerin makalelerini toplar ve öğrenciler için bir çeşit kitapçık hazırlardım. Bu, bölüm profesörlerinin pek hoşuna gitmedi. "Bu yaptığın bizim kurallarımıza aykırı, bu nedenle "Genel Cerrahiyi unut!" dediler.

RAJ: Kara listeye alınmıştınız yani!

ERDİNE: Cerrahideki geleceğim bitmişti. Ancak danışmanım Profesör Doktor Tarık Minkari, Türkiye'nin en ünlü genel cerrahlarından biridir ve kendisi, "Neden anesteziyi seçmiyorsun? Anestezinin çok parlak bir geleceği var." önerisinde bulundu. Anesteziye başlamam bu şekilde oldu. Bu alanı seçtiğim için çok şanslıydım çünkü bölüm başkanı olan profesör benim danışmanımdı ve beni çok sevmişti. Kendisi Türkiye'de çok güçlü bir adamdı. Profesör Cemalettin Öner İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi dekanıydı, aynı zamanda yoğun bakım ve ayıltma bölümünün kurucusuydu. Benim halen seçtiğim uzmanlık ile ilgili kafam karışıktı, otorinolaringolojiyi de seçmeyi düşünüyordum. Hocam bunu öğrenince beni yanına çağırdı ve "Anestezide fikrini değiştirmemelisin. Bu alanda geleceğin çok parlak ve ben de sana yardımcı olacağım" dedi. O andan itibaren tamamen ikna olmuştum.

Anestezi çalışmalarım sırasında, minimum öğrenim dönemi 3 yıldı (şimdi 5 yıla çıktı). Bölüm başkanlığı tarihinde ilk defa , bitirme sınavına bir kişinin girmesine izin verildi, o kişide bendim. Anesteziyi 3 yılda bitirdim.

RAJ: Yıllar geçtikçe ağrı bilimiyle ilgilenmeye başladınız. Bu nasıl başladı?

ERDİNE: İhtisasımın ikinci yılında ağrılar hakkında araştırma yapmaya başladım. Bu da 1980 yılında idi. Uluslararası Ağrı Çalışmaları Birliği'ne (Association for the Study of Pain [IASP]) üye oldum. Ben IASP'nin ve aynı birliğin Avrupa Federasyonunun en eski üyesiyim. IASP'nin üyesi olduktan sonra "Pain" dergisine üye oldum. Moore ve Labat hakkında bazı eski kitaplar buldum, böylece bölgesel / lokal anestezi alanında çalışmaya başladım. O zamanlar benim bulunduğum tıp fakültesinde lokal anestezi diye bir şey yoktu. Almanya'da eğitim almış bir doktor gelmişti fakülteye, Türkiye'de geçerlilik alabilmek için bir sınava girmesi gerekiyordu. Ondan nasıl epidural yapıldığını öğrendim. Bu benim için bir başlangıç oldu. Bunun hakkında profesörlerimle konuştuğumda ve "Bir epidural blok yaptım" dediğimde onlar "Hayır bunu yapmış olamazsın, belki spinal bir blok yapmışsındır" dediler. Fakat onlara gösterdim ve onlarda beni epidural blok yaparken izlediler. Böylece lokal anesteziye başlamış oldum. Sonrasında ağrı hakkında okumaya devam ettim.

O zamanlarda, blok yapılmasına izin verilmediği için bunu yapan hiç kimseyi ben de görmemiştim. Çölyak pleksus bloğunu görmemiştim. Kronik ağrılar için kullanılan diğer blokların uygulamasını da görmemiştim. Tüm bunları okuyarak kendim yaptım. Çölyak pleksus bloğunu yaptım. Lumbar sempatik blok yaptım, ve sadece kitaplardan çalışarak yaptım. Fakat Allah'a şükür her müdahalenin ilk uygulamasında çok şanslıydım. Bunları yapmaya başladığımda, diğerleri de daha fazla bana yaklaştı ve daha fazla beni destekledi. Sonrasında öğrenimimi tamamladım ve hemen askere gittim ve bir buçuk yıl askerlik yaptım. Askerde ağrılar hakkında yayınlanan ilk Türkçe kitabımı yazmaya başladım. Yıl 1981'di ve bir buçuk yıl Kıbrıs'ta kaldım. İlk kitabım 1985 yılında yayınlandı.

RAJ: Kitabınızın adı neydi?

ERDİNE: İlk kitabımın adı "Kronik Ağrı Semptomları ve Tedavisi" idi. Askerlikten döndüğümde 2 yıl süren mecburi hizmete başladım. İstanbul'da bulunan çok iyi bir kanser hastanesine atandım. Bu hastaneye başladığımda, kronik ağrı tedavisine başlamak istediğimi bildirdim. Hastanenin direktörü çok bilge ve açık görüşlü bir insandı ve bana çok yardımcı oldu. "Tamam, yap ve biz de seni destekleyeceğiz" dedi ve sonrasında kanserli hastalardaki ağrı azalmasını gördüklerinde - ki bu 1983'teydi - bana daha da çok destek verdiler. Böylelikle ağrı tedavileri hakkında makaleler yazmaya başladım ve bunları anestezi kongresine sundum. 1985 yılında, bir üniversite çatısı altında bulunmamama rağmen doçentlik sınavına girdim, sınavı kazandım ve 31 yaşında doçent olarak görev yapmaya başladım. Fakültenin en genci bendim. Sonrasında kendi fakülteme döndüm, ve bana yardımcı olan profesörüm yoğun bakım konusunda çalışmamı istedi. Ben onun tarafından yoğun bakım için seçilmiştim. Ancak "Kusura bakmayın hocam, ama ben hayatımı ağrı üstünde çalışmaya adadım" dedim. Biraz üzüldü ama sonrasında ne yapmak istiyorsam onu yapmam gerektiğini söyledi ve bana yardım etmeye devam etti. Böylece Türkiye'nin ilk "Ağrı Merkezi"ni 1985 yılında İstanbul Üniversitesi'nin dış hasta kliniğinde kurdum.

İlk yıl 500 hastaya hizmet verdik. Sadece bir hemşirem vardı ve doktorum yoktu. Ama mutluydum ve her şey yolunda gidiyordu. Yıllar geçtikçe ekibime yeni insanlar katılmaya başladı, ve 1990 yılında 14 yatak kapasiteli bir hasta kabul ünitesine sahip olduk. 1991 yılında Yüksek Öğrenim Kurumu "algoloji"yi tanıdı. Biz, Bonica'nın da belirttiği gibi ağrı bilimi değil algoloji diye tanımlıyoruz bu alanı. Bu başlık anestezinin bir alt başlığı olarak kabul edildi. 1991 yılında anestezi profesörü oldum, daha sonra da "ağrı bilimi" profesörü.

RAJ: O zamanlarda siz de herkesin geçtiği yoldan geçtiniz, yani tüm prosedürler kontrolsüz bir şekilde yerine getiriliyordu. Fakat artık her şeyin radyolojik kontrol altında yapılması zorunlu hale getirildi.

ERDİNE: Evet. Bu arada bir noktayı atladım. Diğer hastanedeyken yani üniversite ortamının dışındayken Liverpool'a, Sam Limpton'un yanına gittim. Ona gerçekten çok şey borçluyum, o da çok bilge bir adamdı. Bana bir keresinde söylediği şeyi asla unutamam - "Asla öğretmekten korkma" demişti. "Gerçekten öğrenmek isteyen kişi bir şekilde mutlaka öğrenecektir, ya senden ya da başka birinden. Kendine güven ve kendin öğret." (Kahkaha)

Bu çok iyi bir söylem. Ve Liverpool'dan döndükten sonra floroskopi kullanmaya başladım. Kontrolsüz teknikleri o tarihten sonra bıraktım.

RAJ: Tam olarak hangi yıldı?

ERDİNE: 1983. Bir C-kollu skopim olduğu için şanslıydım. Kronik ağrılar için tüm bu blokları, trigeminal de dahil olmak üzere, yapıyordum, fakat o zamanlar alkol kullanıyordum, radyofrekans yoktu. Sonuç olarak son 20 yıldır floroskopi kullanıyorum.

RAJ: Ağrı bilimi için ayrı bir departman kurdunuz. Bu nasıl oldu, bunu yaparken ne gibi zorluklarla karşılaştınız?

ERDİNE: Öncelikle hayatta hiç bir şey zor değildir. Fakat adım adım gitmeniz gerekiyor. Eğer her şeyi bir anda isterseniz o zaman zor olur. Öncelikle bir ayaktan hasta kliniği açtım; böylelikle diğer uzmanları, nöroloji uzmanlarını ve fizik tedavicileri ağrı hakkında bir şeyler yapabileceğime ikna ettim. Onlar da bana hasta göndermeye başladı ve giderek hasta sayım arttı. Böylece daha fazla istemek için hakkım doğdu. Hemen bir hasta bakım servisi istemedim. Tabii ki bazı zorluklar yaşandı, ama bu zorlukları zorluk olarak algılarsanız gerçekte de zor olurlar. Bu nedenle hayatımda hiçbir şey için şikayet etmedim. Bu bir abartı değil. Eğer bir şeyler başarmak istiyorsanız elbette bazı engeller ve risklerle karşılaşacaksınız ve bu başarının faturasını bir şekilde ödemeniz gerekiyor. Ben de bu faturaları ödedim ve her şeye sahip oldum. Zorluklar dışında her şeye sahip oldum.

RAJ: Şu anda siz anesteziden de bağımsız ayrı bir departmansınız sanırım?

ERDİNE: Evet, ağrı bilimi anestezi uzmanlıklarından biri fakat biz bağımsız olarak çalışıyoruz. Anestezi departmanı başlığı altında herhangi bir sorumluluğa sahip değiliz. Benimle birlikte çalışan tüm ekip arkadaşlarım ki bu kişiler 2 profesör ve 1 doçent'ten oluşuyor, anestezi departmanına karşı herhangi bir sorumluluğa sahip değil. Ayrıca yine tüm hemşirelerimin ve diğer ekip arkadaşlarımın da anestezi departmanıyla hiç bir ilişkisi yok. Hepsi bana bağlı olarak çalışıyor. Örneğin anestezi bölüm başkanı benim personelimi kendi bölümünde ve yoğun bakım bölümünde kullanamaz. Biz tamamen bağımsız bir bölümüz.

RAJ: Türkiye'de sizin bölümünüzde gelişen bu ağrı bilimi, ülkenin diğer kısımlarında da faaliyet gösteriyor mu? Türkiye'nin geri kalan kısmını konu hakkında nasıl eğitiyorsunuz?

ERDİNE: Türkiye'de ilk ağrı bilimi bölümü 1991 yılında kuruldu. Bugün 20 tıp fakültesinde benzer bölümler anestezi bölüm başkanlığı altında görev yapıyor. Çoğu benim merkezimde eğitim alarak başladı. En az 6 aydan 1 yıla kadar süren eğitim programları uyguladım, bu eğitim sonrasında kendi merkezlerine döndüler. Ayrıca kimi zaman finansal olarak da destek verdik. Bu bölümlerde kronik ağrı vakaları tedavi ediliyor, anestezi uygulanmıyordu.

Bizim yapmaya çalıştığımız şey tedavi kapsamımızı olabildiğince geniş tutmak. Boyun ağrıları, bel ağrıları ve baş ağrıları için bir danışman heyetimiz var ve bu heyet sadece bizim hastalarımızla ilgileniyor. Ve ben bizim merkezimize gelen bir hastayı asla fizik tedavi bölümüne yönlendirmiyorum, bir şekilde hastayı bir uzmana, bir ağrı uzmanına yönlendiriyorum. Yıllık 2500 yeni hasta kabul ediyoruz.


RAJ: Bize biraz da ülkenizin ağrı yönetim programlarından bahseder misiniz? Ayrıca diğer ülkelerle nasıl çalışıyorsunuz? Türkiye, İtalya, Almanya ve İsveç ile kıyaslandığında, ağrı tedavisi alanında tanınmak konusunda herhangi bir zorlukla karşılaştı mı? Herhangi bir problemle karşılaştınız mı? Sizi kabul ettiler mi yoksa etmediler mi?



ERDİNE: İlk etapta tabii ki kabul etmediler. Fakat bu çok uzun sürmedi. İlk toplantılarda nereli olduğumu söylerken bazen duraksadığım oluyordu. Fakat şu anda Türkiyeli olmakla gurur duyuyorum.

RAJ: Bu bahsettikleriniz EFIC'de mi gerçekleşti?

ERDİNE: EFIC'de bazı problemlerle karşılaştık. EFIC 1993 yılında kurulduğu zamanlarda çok fazla engelimiz vardı önümüzde. İlk toplantıda Avrupa Federasyonu kurucuları İsrail ve Türkiye'nin Avrupa'da yer almadığını öne sürerek toplantıda yer almamamız gerektiğini savundular ve biz de odayı terk ettik.

Fakat sonrasında sıkı çalıştık ve EFIC'in ilk kongresinde gerçekleşen ilk genel kurul toplantısında ülkelerimizi temsil ettik. Daha sonra, ilk seçimlerde ben EFIC'in mali işler müdürü pozisyonuna seçildim. İkinci seçimde genel sekreterliğe seçildim. Ben genel sekreter seçildiğimde İsrailli Profesör David Niv başkan seçildi. Gelecek seçimlerde ise ki şu sıralar gerçekleşiyor, ben EFIC'in baş adayı olarak seçildim. Kısacası tüm pozisyonlarda görev aldım.

RAJ: Yani EFIC'e kabul edildikten sonra diğer Avrupa ülkelerinin seçilmesine izin vermediniz? Hepsini alt ettiniz. (kahkaha)

ERDİNE: Biz daha Avrupalı olmaya çalışıyoruz ancak onlar zaten Avrupalı. EFIC'in içinde yer alırken de daha Avrupalı olmaya çalıştık. Ancak Avrupalı olmak coğrafi bir konum değil. Avrupalı olmak Avrupa Topluluğu'nun getirdiği fikirleri Avrupalılık çatısı altında kabul etmek. Türkiye'nin Avrupa'da toprağı var, ayrıca yıllardır Avrupa ile yakından ilgileniyor. Osmanlı İmparatorluğu zamanında yüzyıllar boyunca bir kısım Avrupa topraklarına sahip olduk.

RAJ: Osmanlı İmparatorluğu birçok ülkeyi egemenliği altına almıştı yanılmıyorsam?

ERDİNE: Evet, bir çok ülkeye sahipti.

RAJ: Yani Osmanlı için istilacı diyebilir miyiz?

ERDİNE: Herkes bir şekilde istila ediyor zaten. (kahkaha) Tabii ki Osmanlı İmparatorluğu'na artık ihtiyacımız yok. Ben bir cumhuriyet ülkesinde doğdum ve Türkiye Cumhuriyeti'nde doğduğum için çok mutluyum. Fakat önemli olan Avrupalı olabilmektir. Ayrıca Avrupalılar da Avrupalı olmaya çalışmalıdır.

RAJ: Bu noktada Avrupa'da ilerleyen ağrı bilimi hakkında ne düşünüyorsunuz? Daha standart ve birleşik bir hale mi geliyor? Yoksa bunu etkileyen bazı politik faktörler var mı?

ERDİNE: Sanırım sonuncusu. Halen bazı şeyleri standardize etmek pek kolay değil. Avrupa'nın bazı ülkelerinde müdahale ile tedavi çok yüksek seviyelerde gerçekleşiyor, fakat diğer ülkelerde çok da gelişmiş seviyelerde değil. Bazılarında ağrı bilimi ayrı bir uzmanlık alanı olarak tanınma ve kabul edilme yolunda ilerliyor. Bazılarında ise halen kabul görmüyor, reddediliyor. Ayrıca şüphesiz reddedenlerin kafasında Avrupa Topluluğu üyesi olma konusundaki politik görüş farklılıkları devam ediyor. Bunu halen bir kronik hastalık olarak gören doktorların arasındaki birçok fikir çatışması da halen devam ediyor. Bence bu tür sorunları gidermek EFIC'in sorumluluğundadır. Nasıl standardize edileceği ve eğitimin nasıl yaygınlaştırılacağı gibi sorular cevap bekliyor. Fakat bu konu hakkında hala herkes oldukça nahif bir seviyede.

RAJ: Hiç ilerleme kaydettiniz mi?

ERDİNE: Evet

RAJ: Ve şimdi siz Dünya Ağrı Enstitüsü (World Institute of Pain [WIP])'nün bir üyesisiniz.

ERDİNE:
Evet ve bu gerçekleştiği için çok mutluyum.

RAJ: Bu nasıl gerçekleşti?

ERDİNE: Oldukça ünlü bir profesör sayesinde, Profesör Raj (kahkaha) Hatırladığım kadarıyla İstanbul'da gerçekleşen ulusal bir toplantıdaydık. Profesör Raj bana ve David Niv'e yaklaştı ve "Hey gençler, neden uluslararası bir ağrı enstitüsü kurmuyoruz?" dedi. Tabii ki Profesör Raj bizim için bir efsaneydi ve bize böyle bir şey teklif edince biz de hemen atladık ve elimizden gelenin en iyisini yapacağız dedik. İşte hikaye böyle başladı.

RAJ: Hangi yıldı?

ERDİNE: 1993 yılıydı. Sonrasında İspanya'dan Ricardo Ruiz-Lopez ve Amerika'dan Gabor Racz da bu ekibe katıldı. Böylece bir rüya gerçekleşmeye başladı ki bugün tamamen gerçekleşmiş durumda. Hatta WIP çoktan 3. dünya kongresi gerçekleştirdi. En yakın tarihli olan üçüncüsü şu anda Barcelona'da gerçekleşiyor. İkincisi İstanbul'da gerçekleşti, birincisi ise Eilat - İsrail'de gerçekleşti. 2000 katılımcı ile Avrupa ve Amerika'da 12'den fazla kadavra workshopları düzenledik ve çıkardığımız Pain Practice dergisi oldukça iyi gidiyor. Bir web sitemiz var ve yine ağrı tedavileri başlıklı bir bölümüz var. Bu bölüm ağrı tedavisi operasyonları için sınavlar organize ediyor ve bu sınavlar sonucunda ödüller ve burslar dağıtıyor.(FIPP - Fellow of Interventional Pain Practice (Ağrı Tedavisi Operasyonu Bursu)). Üç yıl içerisinde 150'den fazla kişi bu sınava girdi. Bu başlangıç için oldukça önemli bir sayı.

Bu arada biz de, yani ilk dokuz kişi de bu sınava girmiştik ve ben sizinle girmiştim, hatta siz ve İngiltere'den Chris Wells ile aynı masada oturmuştuk. İlk dokuz kişinin aynı mekanda sınava girmesi çok heyecan vericiydi. David Niv'in nabzını ölçmüştüm ve 130 çıkmıştı. "Şaka yapıyor olmalısın, nasıl bir arkadaşsın sen, 130 olamaz" demişti. Çok heyecanlıydı David. Hepimiz çok heyecanlıydık fakat en azından kimse bizim sınava girmediğimizi söyleyemez. İlk önce sınav yapanlar sınava tabi tutuldu. İşte hikaye böyle başladı. Şu an her şey çok iyi gidiyor, 30'dan fazla denetçimiz var ve her yıl bu tür toplantıları Budapeşte, Teksas ve Porto Rico gibi kentlerde düzenliyoruz. Bence WIP diğer topluluklardan oldukça farklı.Biz kimseyle yarışmıyoruz ve bence ağrı tedavisi uygulamaları açısından en üretken topluluk biziz.

RAJ: Bir derginin editörü olmak nasıl bir şey? Bu nasıl gerçekleşti?

ERDİNE: Ben Türkiye'de yayınlanan "Ağrı" dergisinin editörüyüm. Dergimiz 16 yıldır düzenli olarak yayın hayatına devam ediyor. Son 4 yıldır İngilizce olarak da yayınlanıyor. Uluslararası bir yayın kurulumuz var ve 2004 yılının başlarında Index Medicus'a kabul edildik.

RAJ: Tebrik ederim!

ERDİNE: Bu çok önemli ve Türkiye'den sadece 6 dergi buraya kabul edilmiş durumda..

RAJ: Önemli çünkü bu farklı bir dilde olduğu halde onaylanmış yabancı bir dergi.

ERDİNE: Evet kesinlikle öyle. Bu farklı bir prosedür fakat bana göre bu çok büyük bir başarı. Tam 16 yıldır bu dergi için çalışıyoruz ve her tür zorluğa rağmen dergiyi düzenli olarak yayınlamayı başardık.

RAJ: Kaç ülkeye dağıtılıyor bu dergi?

ERDİNE: Bu Türkiye'de çıkan bir dergi ve bazı diğer Türkçe konuşan ülkelere dağıtılıyor. Ayrıca İngilizce de yayınlandığı için ve Index Medicus'a kabul edildiği için yurt dışından bazı makaleler de geliyor ki bu da bizim geleceğimiz için çok önemli. Belki ileride dergiyi tamamen İngilizce çıkarırız.

RAJ: Bize biraz da ailenizden bahseder misiniz?

ERDİNE: Ben oldukça şanslı bir adamım. Çok iyi bir ailem var ve çok iyi bir eşim var. Onu 1966'dan beri tanıyorum. Aynı Amerikan okulunda eğitim gördük ve çok yakın iki arkadaştık. Evlendik ve şimdi bir kızımız var. Kızım mimar. Mimarlık okudu ve şimdi 1,5 yıllık bir eğitim için Londra'ya gidiyor.

RAJ: Çok heyecanlı olmalı.

ERDİNE: Evet, oldukça heyecanlı. Karım beni her zaman destekledi. O da Biyokimya departmanı, kimya bölümü mezunu. Fakat çocuğumuz olunca bu aile için bir profesörün yeterli olduğuna karar verdi ve dedi ki "Ben en iyisi eşimle ve kızımla ilgileneyim". Bence de çok akıllıca bir seçim oldu. Karım benim danışmanım gibidir. Ne zaman sinirlensem beni her zaman yatıştırır ve her zaman bana doğru yolu gösterir. Bu nedenle gerçekten kendimi çok şanslı hissediyorum, çünkü çok iyi bir ailem var.

RAJ: Evet kesinlikle öyle. Sizinle birlikte eğitim gören bir sürü çalışma arkadaşınız var. Şöyle bir önünüze baktığınızda "Arkamda nitelikli ve iyi eğitimli insanlar bırakıyorum" diyebilir misiniz? Yeni yetişen neslin eğitimi nasıl gidiyor?

ERDİNE: Bugün bırakıp giderim diyebilecek durumda değilim, ama bir gün bunu demeyi çok isterim. Fakat gelecek nesiller için henüz biraz daha zamana ihtiyacımız var. Çünkü kavramlar durmadan değişiyor. Belki de bilgisayar çağında yaşadığımız için takım çalışması eskisi kadar verimli işlemiyor. Birlikte savaşabilecek savaşçılara ihtiyaç duyuyorsunuz ancak herkes hemen uçmak istiyor. Bu özellikle ağrı tedavisi için doğru bir bakış açısı değil. Ancak geriye dönüp düşündüğümde içimi rahatlatan bir şey var, o da benim profesörüm beni 65 yaşında keşfetmişti, ben henüz 50 yaşındayım, sonuç olarak hala umudum var. (kahkaha)

RAJ: Ağrı bilimine baktığınızda bunu bir uzmanlık olarak değerlendirir misiniz?

ERDİNE: Tabii ki, kesinlikle.

RAJ: Neden?

ERDİNE: Bu tabii ki kronik ağrılar için geçerli. Buna akut ağrıları dahil etmiyorum. Fakat kronik ağrı hastaları öncelikle bir uzman kontrolünü hak ediyorlar. Çünkü bu hastalar için rüzgarın estiği doktora doğru tedavi yeri değişiyor. Bir uzmanlıktan öbürüne doğru savruluyorsunuz ve bu uzmanlıklar ağrıyla ilgileniyorlar. Ağrı hakkında çok az şey biliyorlar.

RAJ: Diğer uzmanlıklar derken ne demek istiyorsunuz? Ortopedi ve nörolojiden mi bahsediyorsunuz?

ERDİNE: Tüm uzmanlıklardan bahsediyorum. Ağrı konusunda bir kısım bilgileri var ancak "ağrım var" diye gelen bir hastayı ciddi bir hastalığa sahip olan bir hasta olarak görmüyorlar. Bu nedenle EFIC şu anda kronik ağrıların da bir hastalık olduğuyla ilgili bir kampanya yürütüyor. Eğer bir hastanın ismi konmuş bir hastalığı varsa "Bir ağrınız mı var? O zaman ağrı kesici alın" demekten farklı bir durum söz
konusudur. Bu nedenle bize yönlendirilen bu tür hastalar fizik tedavi bölümünden gelir çünkü ağrı bir şekilde giderilememiştir. Bu noktada ağrı bizim tarafımızdan giderilir. Sonuç olarak pratik olarak baktığınızda ağrıyı eğer sadece siz dindirebiliyorsanız demek ki bu tür ağrılar için ayrı bir uzmana ihtiyaçları var demektir. Bu nedenle ağrı bilimi ayrı bir uzmanlık alanı olarak gelişmelidir. Bu belki şimdilik anestezi şemsiyesi altında olmalıdır. Ancak gelecekte kesinlikle ayrı bir uzmanlık alanı olmalıdır ve 5 ya da 6 yıl sürecek ve teşhis, farmakolojik tedavi ya da operasyon gerektiren tedavi yöntemlerini içeren bir eğitimden geçmeleri gerekir. Böylece ağrısı olan hasta tüm bu yöntemlerle tedavi edilebilir bir hale gelir.

Bu konu hakkında özellikle hatırımda kalan bir şey var. Ben sinir bloğu yapmaya başladığımda toplam 5 blok vardı: fakat şimdi Radiographic Imaging kitabında [Radiographic Imaging for Regional Anesthesia and Pain Management, Churchill Livingstone, 2003) toplam 40 teknik tanımlanır. Buradan çıkan sonuç 15-20 yıl içerisinde kat edilen yolun ne kadar fazla olduğudur. Tüm bu operasyonel tekniklerin ağrı tedavisinde önemli yerleri vardır, ancak tabii ki doğru olarak doğru hastaya uygulandıklarında... Bu nedenle ben ağrı biliminin ayrı bir uzmanlık olduğunu düşünmeye devam edeceğim.

RAJ: Sizce ağrı uzmanı olmak isteyen hekimler doğru yolda ilerliyorlar mı?

ERDİNE: Hayır. Öncelikle, çoğu tıp okulunun ağrı müfredatı oldukça kısıtlı. Biz İstanbul Üniversitesi'nde bu sistemin dışındayız çünkü bizim okulumuzda 3. sınıfta klinik uzmanı olduklarında 4 saatlik ağrı dersleri almaya başlıyorlar. Böylelikle ağrıyla tanışmış oluyorlar. Son sınıfta ise 3 hafta boyunca bizim bölümümüze geliyor ve bizim ne yaptığımızı görüyorlar. Sonuç olarak bizim okulda ağrı bilimiyle nasıl ilişki kuracaklarını öğreniyorlar. Bu konuyla ilgili geçen hafta başıma gelen bir olayı anlatabilir miyim?

RAJ: Lütfen.

ERDİNE: Mezuniyetinin son günlerinde olan genç bir bayan bizim bölüme geldi. Beni sabah saatlerinde trigeminal nevralji yaparken görmüş, bir çeşit radyofrekans, ve bittiğinde birlikte dış hasta kliniğine gittik. Ama kendisi çok sıkıldı. "Tüm prosedürleri gördüm, artık gidebilir miyim?" dedi. Ben de "Hiç ağrısı olan bir hastaya dokundun mu? Git ve bu hastanın sürecini incele, sonra da hastayı gör" dedim. Bir saat sonra özür dileyerek geri geldi. "Haklıymışsınız Profesör, böylece ağrısı olan bir hastayı tanıyabildim" dedi.

Çoğu öğrenci ağrı hastasını bilmez. Onlara göre ağrı bir semptomdur. Onlara göre bu tür hastalara "Ağrın var mı yok mu?" diye sorulur, sonra da "İşte senin ilacın" denir. Bu genç bayan gördü ki bu tür hastaların geçirdikleri süreç başından sonuna kadar incelenmelidir, ayrıca ağrı hakkında her şeyi öğrenmelidir, ve hatta tüm hastalıklar hakkında da her şeyi öğrenmelidir çünkü ağrı da bir hastalıktır. Kısacası ağrı, tıp okullarının ders programında mutlaka yer almalıdır. Şimdi 16 tıp okulunun ders programında ağrı yer alıyor. Bu yeterli değil, ama en azından bazılarında artık var. Fakat kanımca çoğu ülkenin tıp okulu ders programında bu yok. Fakat EFIC aynı zamanda ağrının ders programlarına konulması için çalışıyor.

RAJ: Tüm Avrupa okullarının ders programına mı?

ERDİNE: Gelecekte, evet..

RAJ: Sizce bir hastanın ağrısının dindirilme hakkı var mıdır?

ERDİNE: Şüphesiz!

RAJ: Bu Türkiye'de bir hak mıdır?

ERDİNE: Bunu bu şekilde konumlandıramazsınız, bu mümkün değil. İnsanları ikna etmek kolay değil. Size bir örnek vereyim. 1999 yılında çok kötü bir deprem yaşadık ve yaklaşık 40 bin insanımızı kaybettik. Bu deprem olduktan sonra Dünya Sağlık Örgütü ve diğer uluslararası organizasyonlar bize şişe şişe morfin ve sıvı morfin yollamışlar; ağrısı olan ve yaralı hastalara verelim diye. Aradan bir yıl geçti ve bir telefon aldım Sağlık Bakanlığından; "Profesör elimizde yüzlerce, binlerce şişe morfin var, ihtiyacınız var mı?" diye.

RAJ: Morfin şişeleri mi?

ERDİNE: Morfin evet. "Tabi ki var, yollayın hemen" dedim. Tüm bu hastalar deprem boyunca acı çektiler ve hiçbirine morfin verilmedi. Dünya Sağlık Örgütü'nün yolladığı şişeler kendi orijinal kutularından hiç çıkarılmamıştı bize gönderildiğinde, biz hala onları hastalara ücretsiz olarak veriyoruz ve 4 senedir hala bitiremedik.

RAJ: Bu neden açıklanmadı? İnsanlar bunu neden öğrenmediler?

ERDİNE: Bu sorunun cevabını onlar biliyorlar. Televizyonda benimle bir röportaj yapıldı. Bunu İstanbul'da düzenlenen son WIP toplantısında anlattım. Bir firmanın sponsorluğunda gerçekleşen bir toplantıydı ve Dünya Sağlık Örgütü'nden Dr. Daniel Joranson, Daniel Carr gibi isimler gelmişti.

RAJ: Peki sorun neymiş, morfin göndermemeleri mi gerekiyormuş?

ERDİNE: Hayır, morfin göndermeleri gerekiyormuş, ancak bu bir çeşit bir bağımlılık korkusu. Sadece Türkiye'de yok, diğer ülkelerde de var. Fakat bu bir şekilde aşılmalı. Tabii ki Türkiye'deki ve diğer ülkelerdeki hastalar iyi bir şekilde tedavi edilmiyorlar. Üzücü olan şu ki ağrı uzmanlarının topladığı bilgiye göre oldukça büyük bir uyuşmazlık var. Belki de hastalar için 100 kat daha fazla şey yapılabilir.

Kanser hastalarını düşünün, onlar çok uzun süre ağrı çekerler, en sonunda onkolog ağrısını dindirmemiz umuduyla bize yönlendirir. Sonra da hasta derki "Niye beni daha önce size yönlendirmediler? Neden bu kadar süre ben bu ağrıyı çektim?". Fakat bu süreç ne yazık ki aynı şekilde devam ediyor. Bunu bir sürü kampanya yapmama, televizyon programlarında açıklamama rağmen, bir türlü kıramadım. Ve bu sadece bu ülkede değil tüm dünyada bu şekilde devam ediyor.

RAJ: Ve bu çok büyük bir problem.

ERDİNE: Bu sadece şu an için değil, gelecek için de çok büyük bir problem.

RAJ: Peki, bundan 50 yıl sonrasında ağrı biliminin konumu ne olur sizce?

ERDİNE: Bazı konularda endişelerim var. İlk olarak sanayi. Bilgisayar kullanma ve bu nedenle insanın unutulması. Bugünlerde de bu geçerli, örneğin görüntüleme tekniği ile hastaya bakmadan bir tanı koyabiliyorsunuz. Hekimler hastanın MR'ına bakarak ameliyat olması gerektiğine karar veriyorlar. Fakat bu sonuca varırken hastayı detaylı incelemiyorlar ya da doktor olmak yerine elektronik cihazlardan yararlanıyorlar. Hasta kontrol cihazlarını düşünerek teknoloji kullanımı, ilk etapta kulağa çok hoş gelebilir. Fakat bu cihazların hepsi hastalar tarafından değil hekimler tarafından uygun ve gereken durumlarda kullanılmalıdır. Benim düşünceme göre eskisi gibi ilaçlar kullanılmalı. Bilmiyorum belki de ben biraz tutucuyum.

RAJ: Size göre hastanın klinik muayenesi önde gelmeli, mekanik araçlar ikinci sırada gelmeli.

ERDİNE: Evet, kesinlikle öyle, ancak teknoloji ya da robotlar kullanılmamalı demiyorum, bu farklı bir konu. Fakat hastaların tedavi edilmesi konusunda insan beynine henüz hala ihtiyacımız var.

RAJ: Size göre Türkiye gelişmiş bir ülke midir?

ERDİNE: Türkiye için hızla gelişen bir ülke diyebiliriz. Şu an az gelişmiş bir ülke. Fakat Türkiye'de Avrupa'ya katılmak ve bunun için gereken altyapıyı hazırlamak için çok büyük bir motivasyon var. Türk insanının büyük bir potansiyeli var, fakat tabi doğru kullanılırsa. Türkiye'nin tek problemi bu.

RAJ: Ağrı ve bilim alanında da çok kısa zamanda daha da ilerleyecekler.

ERDİNE: Çoktan yol kat ettiler bile.

RAJ: Afrika ve Asya gibi az gelişmiş ülkelerin bulunduğu yerler hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu ülkeler de ağrı biliminin gelişiminden yararlanabilecekler mi?

ERDİNE: Bence Dünya Sağlık örgütü ve WIP gibi örgütler bu tür ülkeler için daha fazla çalışmalı.

RAJ: Nasıl?

ERDİNE: Bu ülkede yaşayan insanları eğiterek. Eğer onların hekimlerini eğitirseniz, ülkelerine geri döndüklerinde hiçbir şey yapamazlar çünkü yeterli imkanları yoktur. Ben bu tür insanlarla karşılaştım. Gerçekten çok ilginç ve akıllı insanlar. Tüm teknikleri öğreniyorlar ancak ülkelerine döndüklerinde öğrendikleri hiç bir şeyi uygulayamıyorlar. Örneğin biz EFIC çatısı altında Avrupa'da bulunan bazı az gelişmiş ülkelere yardım için bir komisyon kurduk. Avrupa'da da gerçekten kötü durumda olan bazı ülkeler var.

RAJ: Doğu Avrupa gibi mi?

ERDİNE: Sadece Doğu Avrupa değil, aynı zamanda Orta Avrupa'da da bu tür ülkeler var. Bu ülkelere destek verilmesi lazım ve en azından uluslararası organizasyonlar bu tür ülkeler için bir merkez oluşturabilirler. Bizim EFIC'te böyle bir projemiz var. Arnavutluk'ta bir Rahibe Teresa Ağrı Kliniği açmak istiyoruz. Bunun gibi şeylerden bahsediyorum. Eğer bunu yapabilirseniz, bu diğer organizasyonlar için de örnek teşkil edecek. Bu tür yerleri daha önce gidip ziyaret ettim ve böyle yerlerde biraz zaman geçirip tecrübelerinizi aktardığınızda oradaki doktorlar da ağrısı olan bazı hastaların ağrı uzmanlarına gönderilmesi gerektiğini biliyor oluyorlar. Bu ülkelerde gerçekten çok iyi insanlar var ve bunlara yardım etmemiz gerekiyor. Fakat bu çok uzun sürecek bir proje.

Sonuç olarak gelecek 50 yıl içerisinde Afrika ve Asya ağrı tedavileri için hedef ülkeler olmalı çünkü bu ülkelerde ağrı tedavisi uygulanmıyor.

RAJ: Sizce oradaki insanlar ağrı yüzünden acı çekiyorlar mı?

ERDİNE: Sorun bu değil, çünkü bizim düşündüğümüz gibi acı çekiyor olmayabilirler. Arada kültürel farklılıklar var, beklenti farklılıkları var. Zengin insanların beklentisi sıradan insanların beklentisinden çok daha farklı. Sıradan bir insanı tedavi ettiğinizde size çok teşekkür ediyorlar; fakat diğerleri ağrılarının %5 oranında düştüğünü söylüyor ve sizden daha fazlasını bekliyorlar. Bu belki beklentilerden ya da kültürel farklılıklardan kaynaklanıyor. Ama tabii ki kanser hastalarını bu saydıklarımdan ayrı tutmak gerekir, çünkü onların çektiği acı çok daha fazla.

RAJ: Bildiğim bir hikayeye göre Amerikalı bir araştırmacı Hindistan'ın köylerine çalışmaya başlamış: projelerinden biri belirli bir köyde kaç kişinin baş ağrısı çektiği ile ilgiliymiş. Bir yıl süreyle bu baş ağrısı çeken hastalarla uğraşmış. Sonuçta ne çıkmış biliyor musunuz?

ERDİNE: Ne yapmışlar?

RAJ: Yüzde sekseni bir doktora gitmek istememiş.

ERDİNE: Şüphesiz, çünkü bu tür çok dindar kişiler çözümlerini dinde arıyorlar, ağrıları dinsin diye dua etmeye devam ediyorlar.

RAJ: Neden bir doktora gitmek istemiyorsunuz diye sorulduğunda onlara göre doktorlar yanlış teşhis koyuyor ve doğru bir tedavi uygulamıyorlar. Peki sizi kim tedavi ediyor diye sorduğumuzda gelen cevaplar, "annem, aile reisi ya da zamanla iyileşirim" gibi.

ERDİNE: Bu çok normal. "British Journal of Pain" dergisinin Nisan 2003 sayısında çok güzel bir konu vardı, sanırım ilacın endüstriyelleşmesi ile ilgiliydi. İşte bu nedenle gelecekle ilgili endişelerim var. İlacın endüstrileşmesi insan faktörünün unutulmasına sebep oluyor; fakat doktorlar hastaları bir vaka olarak görüyor ve sadece ilaç veriyorlar. Onlarla konuşmuyorlar, hastalıklarının nereye doğru gittiğini ve geleceğini anlamaya bile çalışmıyorlar.

"Bir Doktorun İtirafları" isimli çok güzel bir kitap var. Yazarı Alfred Tauber, bir filozof ve bir doktor. O da bugünün ilaçlarının insan gücünü unutturduğunu söylüyor ve insan gücünü unutursanız bazı din adamlarının doktorların yerini alacağını söylüyor. Çünkü hasta sadece boş bir kağıt değildir. O da bir insandır. Ben birçok hasta görüyorum ve hepsi için elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Bazen başarılı olamıyorum, ama yine de "İlginiz için çok teşekkürler, elinizden geleni yaptınız" diyorlar. Bunu duymak çok önemli; onların da elinizden gelenin en iyisini yaptığınızı anlamaları gerekiyor. Bazen bunu anlamaları bile yetiyor.

RAJ: Çok teşekkürler Doktor ERDİNE.

ERDİNE: Ben teşekkür ederim.

Çarşamba, 22.09.2004
Barselona - İspanya